blankS. Ümit ÇETİNKAYA Delikanlıca yazdı

Sıkı bir medikal drama izleyicisi olarak bu yaz da yine tıp dizilerinden ilerledim. “The Pitt” ve tabi ki bizim “Hekimoğlu” ve biraz da “House MD” karışımı yaptım kendime. Geçen sezon “The Resident” izlemiş olmakla beraber nihayete erdirememiştim. The Pitt iki sezon. Ancak ilk sezonunu temaşa edebildim. İzleyenler bilirler; yurtdışı dizileri bizimkiler kadar uzun değiller. 40-60 dakika arasında işi bitiriyorlar adamlar.

Şunu öncelikle itiraf etmeliyim ki The Pitt’in ilk sezonunda, on beş bölüm boyunca Pittsburgh’ta bulunan travma acil servisindeki stajerler ve uzmanlardan oluşan gündüzcülerin orda yaşadıkları bir günü izliyorsunuz. Sonunda diyorsunuz ki; onların tüm sürprizlerle dolu bir günü, bizim tüm hayatımıza bedel ya da eşdeğer. Hayat orada ve onlarda daha hızlı akıyor.

Hastanede çoğu hastayı iyileştirseler de az sayıda insanı kurtaramıyorlar. Onların da aslında etten ve kemikten insan oldukları süreç boyunca hissediliyor. Bazıları kendi travmalarını doktor olarak hızlı atlatabilseler de diğerleri için bu geçerli değil. Koca doktorların da bazı vaka kayıplarında ya da kendilerini güçsüz hissettiklerinde ağladıklarını görüyorsunuz.

Bizim nam-ı diğer Hekimoğlu’nun ise sağ bacağı bir bacak pıhtısından dolayı sakat kalmış; Ateş bununla ve ağrılarıyla baş edebilmek için çok kuvvetli bir ağrı kesici ve tabi ki baston kullanıyor. Bunu elli bir bölüm boyunca görüyoruz. Hekimoğlu’nu Hekimoğlu yapan da belki bu geçmişinden ya da geçmişinde yaşadığı bir sakatlığının ömrü boyunca süregelmesi ve bu yüksek acıyı duyması. “Geçmiş” ve “acı” kelimeleri birbirine yakın kullanıldığındaysa belki de “tecrübe” deyip geçiveriyoruz hızlıca. Tecrübe içinse ‘hayatın geçmişte size attığı kazıkların toplamıdır’ derler.

Sevgili okur, aslında bu yazının başlığı farklıydı. Geçmişle ilgili bir ibare ya da emare olacaktı. Geçmişimiz bizi bıraktı mı ya da bırakacak mı veyahut bırakmalı mı gibi bir şey. Konu üzerinde Haziran’dan beri düşünmekteyim. Bugün; eğer yarın olduğunda geçmiş olarak anılacaktır. Bugünkü anlar, yarın olduğunda, onlar iyi ya da kötü anılarımız olacaktır elbette.

Peki, klişe bir soruyla devam edelim: Geçmiş ne zaman geçecek ya da geçmişimizden gerçekten ne zaman kurtulacağız? İlk cevap verenlerinizin “bu iş ancak ölümle geçer.” dediklerini duyar gibiyim. Acaba?

Bize hayatı veren, bizi besleyip büyüten, bizi verdiği nimetlerle donatan ve hastalıklarımıza şifa veren Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Her birimiz; bu dünyadan göçmüş olanlar ve de gelecek olanlar da dâhil olmak üzere düşünürsek; var mıdır acaba dünyada dert sahibi olmayan? Dert dünyasında, dünyanın dertleri dediğimiz nelerdir ve nasıl algılanırlar?

Size şunu söylemeliyim: Geçmiş, geçmişimiz, Mahkeme-i Kübra’da amel defterimiz sağımızdan verildiğinde gerçekten güzel bir geçmiş olacaktır. Müminler dünyadaki geçmişinden ancak o zaman gerçekten kurtulmuş olacaklardır. Sonuçta geçmişin hesabı dürülmüş ve herkesin yaptığının karşılığı verilmiştir.

Tüm iyi doktor dizilerinde olduğu gibi, canları ve hayatları, yerinde ve doğru müdahalelerle kurtulan tüm insanlar, kendisine yeniden bahşedilen hayatı, daha doğru ya da en doğru şekilde yaşayıp arkalarında iyi bir geçmiş bırakmak zorundadırlar.

Evet, hayat ya da yaşam bazımız için süre olarak farklı addedilebilir ve belki bu süreç adil olarak da tanımlanamayabilir. The Pitt’de, birinci sezonun son bölümünde geçen şu cümle epeyce ilgimi çekti. Hayat denilen “kederin bedenden ayrılması” acaba nasıl bir şey? Acaba bu, ağlamakla mı geçer yoksa sızlanmakla mı?

Belki de bu yüzden: “Ölüm denilen kaderin bedenden ne zaman ayrılacağını bilemiyoruz.”

 

Not: 26 Ağustos Malazgirt Zaferimiz ve 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun sevgili dostlar.

 Satılmış Ümit ÇETİNKAYA

26.08.2026

Karabük