Satılmış Ümit Çetinkaya DELİKANLICA yazdı.
ŞEKER, ÇİKOLATA VE TELEVİZYON
İçinde çocukların olduğu bir işiniz varsa onları gözlemlemek daha kolay oluyor. Bazımız diyecektir ki istisnasız herkes, “çocukluk” denen o saf dönemden geçmiştir. Evet, doğru ama bizim çocukluğumuzla şu anki çocukluk pek çok bakımdan örtüşmüyor.
Ama “çikolata” denince nedense herkes birden çocuklaşıveriyor. Çoğunlukla yoğun şeker ya da şeker benzeri tatlandırıcılarıyla dişlerimizin arasına aldığımız o uzun kırmızı jelatinle kaplı yiyecek pek de masum değilmiş. Ama etkilediği kitle pek masum olan çocukluğumuz ve çocuklarımız.
Geçenlerde bir platformda, doktor olduğu anlaşılan birinin akıcı videosunu izliyorum. Konu: “Şeker nedir? Neler şeker yerine geçer? Şeker gerçekten ne kadar zararlıdır?” babında ilerliyor. Konu doğal olarak kiloya, obeziteye, karaciğer yağlanmasına, insülin direncine ve şeker hastalığına geliyor.
İçinden lifleri alınmış, vücudun gıdayı sindirmesi için herhangi bir müdahalesine gerek bırakmayan hazır ya da fastfood tarzı beslenmenin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıyor. Anlaşılan beyaz un, pasta, poğaça, hazır çikolatalar, pamuk şekerler pek de şeker şeyler değil. Bunlar bizim çocukluğumuzda da revaçtaydı şimdi artarak insanların midelerine iniyorlar. Yani kötülükler midemize yuva yapmış durumdalar. Oradan başka ne kötülükler doğar varın siz düşünün. Mideden sindirilmeden direkt bağırsaklarımıza dolanan bu itici besinlere artık bir dur dememiz gerektiği konusunda hepimiz hemfikirizdir diye düşünüyorum.
Ambalajları renklendirilmiş, insanın hayır diyemeyeceği şekilde cafcaflı bir ürün silsilesi ile karşı karşıyayız sevgili dostlar. Işıklı raflarında hareketsiz de dursalar aslında pek de masum değiller. Günümüzde şu anki çocuklar için her yerde (mahalle bakkalında, markette, büfede) olduklarından hep göz önündeler.
Seksenlerde ve doksanlı yıllarda sokakta oynamış çocuk olmak, aslında çoğu teknolojik şeyden de mahrum olmaktı. Televizyon denen, ışıklı görüntü ve ses yayan cihaz çok çekici bir şeydi. Kanalların bile olmadığı, bir kanalın evimize zor girdiği zamanlar. Şimdi öyle mi? Tabiî ki değil. Şimdi yüzlerce TV kanalı evimizde top koşturup cirit atıyorlar. Dizi, şov ve benzeri program platformlarını da buna eklemek lazım elbette. Hem de bizi ruhsal olarak etkilesin veyahut beslesin diye de üzerine abonelik sistemiyle para veriyoruz. Yani paramızla etki altına alınmaya göz yumuyoruz. Nedense çok renkli, ışıklı, büyük ve cafcaflı ekranlar bizi başka cezbediyor. Monitörler şeker gibi tatlı gösteriliyor.
Mesela “Televizyon izliyor musun?” sorusunu yanlış kişiye sorduğumuzda aldığımız cevap “Ben televizyon izlemiyorum!” oluyor. Eğer bu soruyu doğru kişiye sorduğumuzda “Bal gibi TV izliyorum!” yanıtını alıyoruz ya da almak zorundayız. Televizyon kelime anlamı olarak “uzaktan görüntü” demek olduğundan mavi ışık yayan ekranlı olan her şey doğal olarak “televizyon” yerine geçiyor. Buna televizyon, tablet de dâhil. İnanın günümüzde çocukluğumuzdakinden daha çok ekrana bakıyoruz ve bu süreyi de giderek artırıyoruz.
Şu an öğrencilerimin çoğu bir hata yapınca bile kâğıtlarını buruşturup çöpe atmaktan imtina etmiyorlar. Defterlerini hiç söylemiyorum bile. İlkokul ve ortaokul zamanlarımda ödev yapmak için A-4 kâğıdını kırtasiyeden tek tek aldığımızı hatırlarım. Aslında kâğıt aziz şey biz yazarlar için. Çünkü yapıldığı malzeme olan ağaç da aziz bir şey.
Asıl aziz ve kutsal olan şeylerimiz konusunda hemfikiriz:
Hayatımız, sağlığımız ve vaktimiz!
Ne yazık ki; çocukluğumuzda sağlığımızı, gençliğimizde vaktimizi ve genelde hayatımızı pek ciddiye almıyoruz.
Satılmış Ümit Çetinkaya
26.11.2025
Ağlı/Kastamonu